Browsed by
Yazar: aydanay

Ölüm Yolunda Bisiklet Sürmek

Ölüm Yolunda Bisiklet Sürmek

Death Road

Güney Amerika rotamı belirlerken Death Road’da yani ölüm yolunda bisiklet sürmek olmazsa olmaz aktivitelerdendi. Ama plan yaparken gerçekten bu kadar keyif alacağımı bilmiyordum. Dağ bisikleti ile trafiğin artık olmadığı yollarda gezinmece diye bakmışım olaya, yanılmışım 🙂

Dünyanın en tehlikeli yollarından birisi olarak geçen Death Road yani Yongas yolu Bolivya’da And Dağlarında. 3600 metre yükseklikten 60-70 km sürüş ile iniyorsunuz. Bu yolun kullanıldığı dönemlerde yılda yaklaşık 200-300 kişinin bu yolda hayatını kaybettiği söyleniyor. Yol hem çok dar hem de bir tarafı uçurum. Kışın yağmurlu çamurlu halini düşünemiyorum bile.

Organizasyon

Sabah 08:00’de hostelden beni alıyorlar ve ölüm yoluna yolculuk başlıyor. Bisiklete bineceğim için mutluyum ve rahatım ama hiç heyecan yok, henüz olayı anlamamışım. Yaklaşık 1 saat sonra başlangıç noktasına ulaşıyoruz. Giyeceğimiz malzemeleri dağıtıyorlar; alt ve üst rüzgarlık, diz ve dirsek korumaları, eldiven ve kask. Sonra da bisikletlerimizi alıyoruz. Tura rezervasyon yaptırırken boyumuzu posumuzu sormalarına rağmen bana 5 boy büyük gelen bir bisiklet veriyorlar. Kabul etmeyince de boyuma göre bir şeyler ayarlıyorlar. Ve 12 kişilik bir grupla yola çıkıyoruz.

 

Sürüşe önce asfalt yolda başlıyoruz ama nasıl güzel bir yol. Dağların arasından kıvrılarak gidiyor, muhteşem dağlar var burada. İçimde yine o şükran duygusu yaşadıklarıma ve hayata dair…

Asfalt yol bitininde kısa bir bilgilendirme yapıyorlar ve gerçek yola giriyoruz. Önce bizim köy yolları gibi başlıyor ama öyle devam etmiyor. Dağ ve uçurum manzarasında sürerken yoldaki taşlar giderek büyüyor, yol giderek daralıyor, virajlar da artıkça adrenalin kaçınılmaz oluyor. Artık yoldaki taşlar kaya büyüklüğüne vardığında kullandığım bisikletteki amortisörleri daha çok seviyorum. Bazı yerlerde sarmaşık benzeri bitkiler zaten dar olan yollara sarkmışlar ve üzerlerinden yeraltı suları akıyor ve biz de keyifle geçiyoruz. O sıcakta serinlemenin en doğal yolu bu.

Death Road 3

Kısa Kısa Notlar:

Daha önce dağ bisikleti kullanmamıştım, gerçekten güzel bir deneyim oldu. Artık kullanmalıyım 🙂

Bu turu düzenleyen La Paz’da pek çok firma var, fiyatlar ve içerikleri de birbirine oldukça yakın.Yine de bir kaç firmaya sorup fiyat almakta ve pazarlık etmekte fayda var.  Fiyatlar tercih ettiğiniz bisiklete ve süspansiyon sistemine göre değişiyor. En basit olanı seçerseniz tur fiyatı yaklaşık 60 usd’den başlıyor, ben ortalama bir bisiklet seçtim ve 80 usd ödedim.

O kadar taş, toprak, kaya içerisinde tabii ki bisikletimin lastiği patladı. Bu yolda bize bir öncü bir de artçı rehber eşlik ediyordu, anında patlayan lastiği değiştirdiler.

12 kişilik grupta 2 arkadaş yolu tamamlayamadı. Belli bir yerden araç onları alarak bitiş noktasına getirdi.

Yol yaklaşık 64km. ama sizin sürüşü bitireceğiniz yere göre biraz daha uzayabiliyor. Yanınıza, cebinize ufak atıştırmalıklar alabilirsiniz, güzel oluyor.

Parkur bittikten sonra yemek, duş ve yüzme keyfi var….

Yanınızda gopro veya benzeri bir aksiyon kamerası olması bu aktivite için çok güzel olacaktır. Benim yanımda gopro vardı ama kaska veya boyuna takacak aparat yanımda olmadığı için kullanamadım. Tek tesellim aktivite bitiminde sürüş esnasında çektikleri fotoğraf ve videoları paylaşmaları oldu; yine şanslıydım 🙂

 

 

MACHU PICCHU TREKKING REHBERİ

MACHU PICCHU TREKKING REHBERİ

machu picchu

Machu Picchu’ya trekking yaparak dağlardan gitmek isteyenler için nihayet notlarımı toparladım: İnka trail nedir, ne değildir, nasıl organize ettim, dağlarda bu 4 günüm nasıl geçti.. Aklıma gelen her şeyi yazmaya çalıştım, İnkalar’ın izinde yürüyecekler için umarım faydalı olur.

Ulaşım Seçenekleri:

Machu Picchu’ya otobüs-tren ile veya İnkalar’ın izinde yürüyerek ulaşabilirsiniz.

En kısa yöntem Cusco’dan Aquas Calientes’e kadar tren ile gidip sonrasında otobüs veya kısa bir yürüyüş ile Machu Picchu’ya ulaşmak. Ama biraz daha zorlu bir yol seçip İnkalar’ın izinde yürümek ve o muhteşem dağları yaşamak isterseniz iki alternatif  var. Birisi benim de tercih ettiğim İnka trail olarak geçen 3 gece 4 günlük bir yürüyüş programı. Diğeri ise 5 gece 6 gün süren ve 6000 metrelere çıkan Salkantay rotası.

Ben hem zaman kısıtından hem de 6000 metrelerde aklimitize olmak için vaktim olmadığından İnka Trail’i seçtim. Bu rotanın bir özelliği de küçük İnka köylerinden ve tarihi yerleşim merkezlerinden geçmesi ve bu bölgeye giriş izinle olduğu için kişi sayısının sınırlı olması. Kendi çadırınızı, uyku tulumunuzu alıp yürüyebileceğiniz bir rota maalesef değil. Bu nedenle önceden bu yürüyüşü organize etmeye yetkisi olan firmalardan birisine rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Özellikle yaz döneminde çok fazla talep olduğu için önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor.

Ben rota olarak İnka Trail’a karar verdikten sonra internet üzerinden bulduğum firmalar ile yazışmaya başladım, bulduğum firmaların çeşitli seyahat sitelerindeki referanslarını araştırdım. Zaten genelde sundukları program birbirine çok yakın; rehberiniz ve turda karşılaşacağınız insanlar ise tamamen şans… Çok vakit kaybetmeden birisini seçtim, mailleştik, kayıt ve resmi izinler için gerekli bilgileri ve bir miktar kapora göndererek kaydımı yaptırdım.

Ne Zaman Gidilir?

Nisan – Ekim kuru dönem, Kasım – Mart ise yağışlı dönem olarak geçiyor. Ben İnka Trail’e 8 Mart’ta başladım. Ara sıra yoğun yağışlar ile karşılaştık, çadırda kaldığımız için yağışlar ortamı biraz zorlaştırdı ama  öyle çok büyük zorluklar da yaşamadık. Tabii ki en ideali kuru dönem olarak geçen yaz dönemi. Ancak o dönemde de talep çok fazla olduğu için çok erken kayıt yaptırmak gerekiyor.
Ek olarak Peru genel olarak yumuşak bir iklime sahip olsa da yürüyüşe başlayacağınız Cusco şehri 3400 metre yükseklikte ve bu yüksekliğe alışmak biraz zaman alabiliyor. Bu nedenle yürüyüşten bir kaç gün önce Cusco’ya gelip vücudunuzu alıştırmanız güzel olur.

Organizasyon Detayları:

İlk kayıt yaptırdığım zaman genel bilgileri (firmanın sağladığı malzemeler, yanınıza almanız gereken malzemeler vb) ve tur programını mail ile iletmişlerdi. Ben de internet üzerinden biraz araştırma yapmıştım. Yürüyüşe başlamadan bir gün önce rehberlerin de katıldığı kısa bir tanışma toplantısı yaptık. Hem gruptakiler ile tanışmış olduk hem de dağda özellikle ihtiyaç duyabileceğimiz malzemeler konusunda tekrar bilgi verdiler. Bunların listesi internet sitelerinde de zaten var.

Çadır, mat ve yemek organizasyonu tur tarafından sağlanıyor. Eğer isterseniz uyku tulumu, baton gibi malzemeleri kiralayabilirsiniz. Ek olarak belli bir ücret karşılığında taşıma hizmeti de alabiliyorsunuz, yani  sırt çantanızda sadece su ve fotoğraf makineniz ile yürüme imkanınız var.
Özellikle belirtmek isterim Cusco 3000 metrenin üzerinde bir şehir olduğu için ilk gittiğinizde biraz sersemletiyor. Vücudunuz bu yüksekliğe bağlı olarak baş ağrısı, yorgunluk, biraz hızlı hareket edince nefes nefese kalma gibi pek çok tepki verebiliyor. Bu nedenle İnka Trail’a başlamadan bir kaç gün önce Cusco’da olmanız ve bu yüksekliğe alışmanız öneriliyor.

 

inca_trail_map

Tur Programı:

  1. Gün:

Cusco’dan sabah 04:30’da yola çıkıyoruz. Yolda verdiğimiz bir kahvaltı molasından sonra yürüyüşe başlayacağımız Piscacucho’dayız. Yürüyüşün başlangıç noktasında pasaportlarımızla giriş izinlerimiz kontrol edildikten sonra muhteşem dağlar arasında yürümeye başlıyoruz.
İlk gün etabı 2700 metreden başlıyor, bitiş noktası 3300 metre. 16 km.lik yürüyüşümüz ortalama 7 saat sürüyor.  Oldukça kolay bir rotadan yürürken birden bastıran yağmur bize hoş geldiniz diyor. Öyle çok bastırıyor ki sudan çıkmış balığa dönüyoruz ve ‘kuru sezon’ ve ‘ıslak sezon’ arasındaki farkı çok iyi anlıyoruz!

Kamp alanına vardığımızda yağmurdan iyice sersemlemiş durumdayız. Çaylarımızı içip biraz dinlendikten sonra akşam yemeğimizi de yiyip hemen uyumak için çadırlara dağılıyoruz. Saat sanırım 20:30 civarında hem de!

Not: Yanıma yağmurluk yerine uzun bir panço almıştım ve bu trekking boyunca hayatımı kurtardı. Uzun ve büyük olduğu için çantamı da koruyabildim, kesinlikle tavsiye ederim.

inka_trail_group

  1. Gün: 

Sabah 05:30 da uyanıp vakit kaybetmeden yola çıkıyoruz. Evet sabahın bu erken saatleri oldukça serin. Bugün yürüyüşün en sert günü! 4250 metredeki ‘Dead Woman Pass’i de  içeren 2 zirve aşıyoruz. İnanılmaz güzel dağlardan, vadilerden geçiyoruz, İnkalara hayran kalmamak elde değil. Konaklama 3600 metre yükseklikte.

Hem güneşte yanmış olmamın hem de yüksekliğin etkisiyle akşam yemeğinden sonra çok halsiz hissediyorum. Zaten sürekli esneyip duruyordum ki bu da yükseklikten kaynaklı idi. Bu durumda vücudumun bana verdiği mesajları dinlemem gerektiğini çok iyi bildiğimden saat 20:30 civarında gidip yatıyorum.

inka_trail_camp

  1. Gün:

Bugün yürüyüşün en hafif günü, herkesin keyfi yerinde 🙂 Güne yine erkenden başlayıp keyifle yürüyoruz, tüm ekip artık iyice kaynaşmış durumdayız.

Bugün ziyaret ettiğimiz Winaywayna, Machu Picchu’nun minik bir kopyası gibi. Sisler arasından birden karşımıza çıkınca çok şaşırdık ve çok sevdik. Kesin olmamakla beraber bu yapıların İnka’ların yazlık yerleşim yerleri olduğu düşünülüyor; yer seçimindeki en temel nokta ise su kaynaklarına yakın oluşları. Gün boyu rehberlerimizden maaalesef yazılı iz bırakmayan İnka medeniyetine dair bilgi alıyoruz.

inka_trail_winaywayna

  1. Gün:

Bugün son gün olduğu için 03:00’te ayaktayız ve hızlıca hazırlanıyoruz. Kahvaltı için hazırlanan paketlerimizi alıp son kontrol noktasında sıraya giriyoruz. Yürüyüşe başlamadan önce veya yürüyüş sırasında belirlenmiş kontrol noktalarına bildirim yapmak zorunlu. Yaklaşık 1-1,5 saat beklemeden sonra ( ki bu kısım çok soğuk) kayıt işlemlerini tamamlayıp yürüyüşe başlıyoruz. İlk hedef Güneş Kapısı!

Machu_Picchu_Sun_Gate

İnkalar’ın Güneş Tapınağı sonrasında Machu Picchu’ya doğru yol alıyoruz. Yaptığım en güzel yürüyüşlerden birisi oldu bu, güneşi, ayı, yıldızları kısacası İnkaları kovalayıp durduk dağlarda. Veee sonunda karşımda bir düş gibi Machu Picchu duruyor! Çevresindeki dağlarla, bir inip bir kaybolan sislerle gerçekten çok güzel! Hatta gerçek değil de sanki yeni tamamlanmış bir yağlıboya tablo gibi duruyor… Ama itiraf etmeliyim ki Machu Picchu’dan da güzel olan ona giden yollar…

Peki bitti mi? Tabii ki bitmedi! Sırada Wayna Picchu var 🙂  Machu Picchu’ya ulaştıktan sonra bir de hemen yanında bulunan Wayna Picchu’ya yani Genç Dağ’a da tırmandık. Önemli bilgi; eğer WaynaPicchu’ya da tırmanmak istiyorsanız ekstra ücret ödemeniz ve kesinlikle önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Çünkü buraya da her gün sınırlı sayıda insanın tırmanmasına izin veriliyor. İtiraf ediyorum, gecenin 03:00’ünde uyanıp 4 günlük trekking yorgunluğu üzerine tam bitti derken yeni bir dağ beni çok yordu, oldukça yorucu bir tırmanış gerektiriyor ama muhteşemdi! Yine olsa yine yaparım J

machu_picchu_wayna_picchu

Sonrasında ise şehre dönüş, 4 gün içinde iyice kaynaştığımız ekip ile veda yemeği, internete kavuşma ve sevdiklerimiz ile haberleşme… Sonra önce güzel bir tren yolculuğu ve sonra otobüs ile Cusco’ya varış  ve yorgunluktan bayılmaca…

Vakti olanlar için kesinlikle tavsiyem bu yolu yürümeleri… O dağların ve bulutların içinde olmak ve Machu Picchu’ya ulaşmak insanın kendisine verebileceği en güzel hediyelerden birisi…

 

5 Haftada Güney Amerika

5 Haftada Güney Amerika



guney-amerika-rotam

 

Sonsuz gezme isteği ile sınırlı zaman ve bütçe arasında kalıyoruz hep. Boşuna iktisat okumadım sanırım, sonsuz ihtiyaçlar, kıt kaynaklar… Ama ne yapalım hayat böyle, elimizdeki imkanları iyi kullanmak gerekiyor, bunun için de doğru planlama şart. 5 haftada Güney Amerika seyahatimi de bu nedenle detay detay planlamaya çalıştım.

Eğer Güney Amerika’yı gezmek için 6 ayım olsaydı sadece gideceğim ülkeleri ve kaba taslak ana şehirleri belirler ve yola çıkardım. Ama zaten kısıtlı olan zamanımı boşa harcamamak için biraz plan program yaptım. Bu plan benim için her an değişebilir, yolda şekillenebilir ve bazı kısımlarına yolda karar vereceğim bir taslaktan ibaretti.

Rotamı çıkarırken öncelikle gideceğim ülkeleri ve benim için olmazsa olmaz yerleri belirledi. Peru’da başlayıp Bolivya, Şili’yi içeren ve Arjantin’de biten bir rota oluşturdum. Bu rotada Machu Picchu, Salar de Uyuni, Torres del Paine gibi bazı yerler en çok görmek istediklerim arasındaydı. Bunlara göre de, tam olarak uyamayacağımı bilsem de kaba taslak bir rota oluşturdum. Mesela Lima – Cusco arasında Nazca, Ica, Paracas gibi görülesi yerler olmasına rağmen bunlardan vazgeçip uçakla seyahat ederek zaman kazandım. Çünkü Machu Picchu’ya 4 gün süren inka trail ile gitmek istiyordum. Uğrayamadığım yerlerde de en azından neleri kaçırdığım konusunda fikrim oldu.

Yaptığım taslak rota bana hep bir fikir verdi, zamanımı doğru kullanmamı sağladı, yolda zaman zaman değişiklikler yaptım ve  yaptığım plandan hızlı hareket edebildim. Örneğin, Dead Road’daki bisiklet sürüşünden sonra La Paz’a geri dönüp ertesi gün uçakla Amazonlar’a gitmek yerine bulunduğum yerden otobüsle yola devam etmek bana hem zaman kazandırdı, hem de bütçemi zorlamamış oldum.

5 haftada bu kadarını yapabildim, gerçekleştirdiğim rota aşağıdaki gibi, belki size de faydası olur:

 

Peru- Bolivya Rotası
Peru- Bolivya Rotası
Şili - Arjantin
Şili-Arjantin Rotası

 

 

 

 

 

 

Tek Başına Güney Amerika

Tek Başına Güney Amerika

bolivia

Aslında ben tam bir klasik beyaz yakaliyim. Klimalı ofislerde 08:00-17:00 arası çalışan, sıklıkla hafta içi ve hafta sonu mesai yapan, yılda 2 bilemedin en fazla 3 hafta izin hakkı olan bir özel sektör çalışanıyım. Bu şartlarda, gezip görmeyi bu kadar seven bir insan olunca yıllarca hayaller Güney Amerika, gerçekler ofis şeklinde yaşadım.

Güney Amerika çok uzak, biletleri çok pahalı ve benim de yıllık iznim 2 hafta olunca ben de bir süre hayallerim için hem izin hem de para biriktirdim. Ve sonunda 2016 mart ayında 5 haftalık bir Güney Amerika seyahati için yollara düştüm.

Gezimin başından (ve döndüğüm günden) itibaren en çok sorulan nokta korkup korkmadığım ve oralarda ne işim olduğuydu 🙂 Sonuçta tek başıma bir kadın olarak 5 haftalık ( ki bence oldukça kısa) bir Güney Amerika seyahatine çıkıyordum.

Elbette korkularım daha doğrusu tedirginliklerim vardı; en başta hiç İspanyolca bilmiyordum. Daha önce tek başıma seyahat etmiştim ama Avrupa dışında bu kadar uzun süreli ilk seyahatim olacaktı. İlk defa ilk okulda coğrafya derslerinde öğrendiğimiz bizde kış iken orada yaz olan diğer yarımküreye gidiyordum. İznim 5 haftaydı ve bu izin için neredeyse 2 yıldır hiç izin kullanmamıştım. Ama daha önce bu kadar süre seyahat etmemiştim. Aslında tüm bunlar korkudan çok biraz endişe biraz da tatlı bir telaş hissettiriyordu bana…

Nitekim gezimin Cusco ayağında ki bu 2. ya da 3. Güne karşılık geliyor, bu bölge güvenli mi diye sormayı bıraktım! Güvenlikten kastım hırsızlık, gasp; kesinlikle taciz, tecavüz, adam öldürme gibi şeyler zaten değildi. Tedbiri hiç bir zaman elden bırakmamakla beraber her istediğim yere istediğim saatte gittim. Tedbirden kastım da cüzdan, telefon elimde yürümemek; hiç bir zaman dalgın, yorgun, güvensiz durmamak gibi şeyler; yoksa yanımda değil göz yaşartıcı sprey, minik bir çakı bile yoktu 🙂

Gecenin 04:00 ‘unde hostelden ayrılıp yürüyerek katılacağım turun buluşma noktasına gittiğim de oldu, sabahın 05:00’inde vardığım otogarlar da. Tüm bunlarda acaba başıma bir şey gelir mi diye hiç korkmadım, daha da güzeli aklıma hiç böyle bir korku düşmedi! Neden mi? Nedenini tam olarak bilmekle beraber tarif etmekte zorlandığım bir nokta var, çünkü kendi ülkemde bunun tam tersini yaşıyorum. Çünkü kimse sizi bakışlarıyla, sözleriyle ya da hareketleriyle taciz etmiyor, rahatsız etmiyor. Rahatsız etmedikleri gibi eğer farkında olmadan nispeten güvenliği düşük bir bölgede iseniz ve elinizde telefon/cüzdan var ise sizi uyarıyorlar. Maalesef yaşadığım şehirde gecenin 04:00’ünde sokağa rahatça çıkabileceğimi, herhangi bir otogarda güven içinde günün ağarmasını bekleyebileceğimi zannetmiyorum. Çünkü korktuğum nokta hırsızlık değil, keşke sadece öyle olsaydı…

Güney Amerika ülkeleri gezginlere çok alışık olduğu için sanırım, gezginlere karşı da gerçekten çok rahatlar. Sizi gerçekten hiç rahatsız etmiyorlar ama ihtiyaç duyduğunuz anda hemen yardıma koşuyorlar. Aslında tam da bu noktada özellikle söylemek istediğim, size yardımcı olurlarken hiç bir art niyet hissetmiyorsunuz.

“Sıkılmadın mı 5 hafta tek başına” diye soran arkadaşlarıma da iyi ki tek başıma gitmişim diyorum. Kendime gerçekten çok fazla vakit ayırabildiğim gibi neredeyse hiç tek bsaşıma kahvaltı yapmadım, hiç tek başıma yemek yemedim, istediğim her an yanımda birileri vardı. Tek başınayken insan arkadaşıyla/eşiyle/sevgilisiyle birlikte seyahate çıktığından daha fazla sosyal davranıyor; diğer durumda mutlaka yol arkadaşınız ile daha fazla vakit geçiriyorsunuz. Bir de tabii hostellerde konaklamamın ve genelde otobüslerle seyahat etmemin de bu sosyallikte etkisi var. İşin diğer güzel yanı da istediğin/istemediğin her şeye kendin karar veriyorsun, bu da yolda insana inanılmaz bir rahatlık sağlıyor.

Tek başıma olmakla beraber yolda gerçekten avantajını hissettiğim bir nokta da çantamın çok küçük ve hafif (çanta dahil 8 kg) olmasıydı. Bu bana öncelikle hız kazandırdı, mesela uçakta da otobüslerde de çantamı yanıma alabildim. Çok eşyam olmadığı için çok çabuk toparlanabiliyordum ve çantayla yürümem gereken zamanlarda hiç zorlanmadım. Bir de çantam da çok küçük olduğu ve hiç boş yerim olmadığı için pek alışveriş yapamadım. Aklımda kalan bir sürü güzel şey oldu ama bu sayede bütçeyi de korudum 🙂 Hem eşya yerine anı biriktirmek güzel olan deyip yola devam ettim.

Hiç mi kötü yanı yok derseniz yalnız başına seyahat etmenin, tabii ki bazen zorlukları var. San Pedro de Atacama’daki son gecemde içtiğim çorbadan zehirlendim. Sabaha karşı uyanıp saatlerce lavabodan çıkamadım ve gerçekten çok kötü hissettim kendimi. Daha sonra oda arkadaşlarım ve tesadüfen orada tanıştığımız Türkiye’den Emre yardımcı oldular, ilgilendiler; gün içerisindeki planlarımı iptal edip tüm günümü dinlenerek geçirip kendime geldim. Sonuçta en yakın hastahanenin 1,5 saat uzaklıkta olduğu, çölün ortasında bir kasabada rahatsızlanınca kendinizi kötü hissediyorsunuz elbette ama geçiyor.

Sonuçta benim için son derece hızlı ve çok çok geçen bu 5 haftaya dönüp baktığımda iyi ki gitmişim diyorum! Vardığım, gördüğüm yerler kadar o yollarda yaşadıklarım, tanıdıklarım, öğrendiklerim var aklımda, kalbimde…

 

tek_basina_guney_amerika

8 kg Canta ile Guney Amerika

8 kg Canta ile Guney Amerika

sirt cantam

Güney Amerika seyahatime sırt çantamın 8 kiloyu aşmayacağı gibi iddiali bir hedefle başladım. Sonuçta sırt çantam her yere benimle gelecek ve o ne kadar hafif olursa ben o kadar rahat edeceğim. Biraz tecrübe ve biraz da risk alarak hedefimi kolayca tutturdum.

50+10 litrelik bir çanta (2,4 kg) yola çıkmayı planlarken, çantamın yarısı boş kalınca 37 lt.lik (yaklaşık 1 kg) bir çantaya geçiş yaptım. Yanıma alacağım her şeyi tek tek değerlendirdim ve gereksiz hiç bir şey almadığımı düşünüyorum. Yanıma aldığım giysilerin yetmemesi gibi durumlar için gittiğim yerlerden bir şeyler bulabileceğime de eminim. Bu düşünce beni oldukça rahatlatıyor ve böylece ilk  etapta gereksiz olabilecek pek çok eşyayı da yanımda taşımama gerek kalmıyor.

Peki yanıma neler aldım?:
Giyim
yürüyüş botlarım (bunları giyiyorum)
parmak arası terlik
sandalet- ince ayakkabı
1 tayt
2 yürüyüş pantalonu (birisini giyiyorum)
1 alt içlik
2 üst İçlik
1 mont (bunu da giyiyorum)
5 alt iç çamaşır
3 üst iç çamaşır
5 çorap
3 t-shirt
yağmurluk
2 buf
güneş gözlüğü
fiber havlu- banyo+saç
uyku tulumu
bikini
şort
Sağlık & Temizlik
sağlık çantası
banyo&temizlik çantası
güneş kremi
sivrisinek kovucu
Matara
kafa lambası
Bant
Elektronik
İphone
ipad
nikon d90 fotoğraf makinası
şatj aletleri
yedek piller ve hafıza kartları

 

Sirt cantasi hazirlik

Tuna’nın Şehri: Budapeşte

Tuna’nın Şehri: Budapeşte

Chain_Bridge

Yeni yılın ilk gününün cumaya gelecek olmasını fırsat bilerek aylar öncesinden 4 günlük güzel bir Budapeşte planı yapmıştım. Tabii ki yola çıkacağımız gün İstanbul’un karlar altında kalacağını ve uçağımızın 5,5 saat rötar yapacağını bilmiyordum. Budapeşte gezimiz biraz rötarlı ve sıkıntılı başlasa da şehrin enerjisi tüm dertleri unutturmaya yetti.

Budapeşte, kendine has hali ile diğer Avrupa şehirlerinden gerçekten farklı. Avrupa’nın geneline göre hem insanları daha sıcak, daha keyifli, hem de fiyatlar diğer Avrupa şehirlerine göre çok uygun. Dünyanın en romantik şehri midir emin değilim ama güzel şehirlerinden birisi olduğu kesin.

 

Havaalanından Ulaşım:
Havaalanından uygun fiyatlar ile shuttle var. Kalacağınız adrese kadar götürüyorlar, bir kaç kişi birleşip hareket ederseniz fiyat daha da uyguna geliyor (kişi başı 5 eur)

Ayrıca metro+otobüs ile şehir merkezine kolaylıkla gidebilirsiniz. Terminal2’den bineceğiniz 200E otobüsü ile Köbanya-Kispest metro istasyonuna gidebilirsiniz. Buradan da M3 metrosu ile şehir merkezine ulaşabiliyorsunuz.

Ayrıca taksi ve tren seçenekleri de var.

 

Nereleri Gezdim:

Yarım günümüzü rötar nedeniyle kaybedince gezi planlarımız da biraz değişti ama bunlar sorun olacak şeyler değil… Sonuçta yola çıkıyoruz, başımıza her şey gelebilir.

Budapeşte’ye akşam saatlerinde vardığımız için hemen Pest tarafında kalan hostelimize yerleştik ve kendimizi sokaklara attık. Soğuğa ve kalabalığa rağmen yeni yılı Zincir Köprüsü (Szechenyi Chain Bridge) üzerinde karşılayıp Budapeşte’ye de merhaba dedik.

Sonraki günlerde ise Budapeşte’yi keşfetmenin tadını çıkarttık:

St. Stephan Bazilikası: Avrupadaki en büyük bazilikası olarak geçiyor, giriş ücretsiz.

Opera Binası: Rehbersiz gezmenize izin vermiyorlar; saat 14:00, 15:00 ve 16:00’da rehberli turlar var. Tabii ki beklemedik.

Zincir Köprüsü (Szechenyi Chain Bridge): Tuna’nın iki yakası birleştiren bu köprüde fotoğraf çekmeyeni dövüyorlar, ee ne de olsa şehrin simgesi.

Tuna Ayakkabıları (Shoes on the Danube Promenade) :  Parlamento binası önünde 2.Dünya savaşı sırasında öldürülen Yahudilerin anısına yapılmış bu anıt gerçekten çok etkileyici. Ayrıca şehrin pek çok yerinde de karşınıza heykeller çıkıyor, gerçekten çok keyifli.

Tuna_Ayakkabıları

Parlemento Binası

Margaret Köprüsü

Matthias Kilisesi: Buda tarafında kalan bu kiliseden Budapeşte manzarası harika. Fotoğraf çekmek için en güzel yerlerden birisi.

House of Terror: Sabah 09:00 da gittik, kapalıydı. Saat 10:00 da açılıyormuş. Kaplıca dönüşü uğradığımızda da çok fazla sıra vardı, zamanımız olmadığı için giremedik. Aklımda kalan müzelerdendir.

Kahramanlar Meydanı
Vajdahunyad Kalesi
Szechenyi Kaplıcası: Bence Budapeşte’nin en güzel yeri. Şöyle düşünün, hava -8 derece, tatlı tatlı kar atıştırıyor. Siz açık havada 35 derecedeki termal sulardasınız. Kendi başına Budapeşte’ye gitme sebebi, öyle güzel.

budapeste_termal_havuz

Buda kalesi ve Kraliyet Sarayı: Fotoğraf çekmek için en iddialı mekanlardan birisiydi, lakin ben donma tehlikesi ile karşı karşıya idim. Kış dışında her mevsim eminim çok güzel olur.

Central Market Hall: Yılbaşı tatiline denk geldiğimiz için maalesef kapalıydı.

Goszdu Udvar: Çiçek pasajı tadında, çeşitli standtların ve rengarenk barların olduğu bir pasaj, keyifli.

 

Kısa Kısa Notlar:

Macaristan Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Euro bölgesine dahil değil. Para birimi olarak forint kullanıyorlar. Kısaltması HUF.

Havaalanında ya da tren istasyonunda döviz bozdurmayın. Şehir merkezinde de bir kaç yere sorun, kur çok fark edebiliyor.

İnsanları gerçekten çok yardımsever. İstanbul’dan geldiyseniz önce biraz tereddüt edebilirsiniz.

Metro ve otobüslere binerken mutlaka bilet alın, kaçak binmeyin. Kontrollerin sıkı olduğuna dair kaldığımız hostel bizi bilgilendirmişti, metro girişinde de kontrol için görevliler duruyor zaten.

Kışın göbeğinde gitmek ve -8 derecelerde gezinmek Budapeşte için doğru bir tercih değil. Günlerim üşüyerek ve ısınmaya çalışarak geçti, burnumuzun kırmızılığı neredeyse sabitti. Ama tüm bunlara rağmen sevdik Budapeşte’yi. Bahar ayları mükemmel olur…

Hangi mevsimde giderseniz gidin yanınızda mutkala mayo/bikini olsun. Termal suları ve havuzları ile bu şehirde kaplıcaları ziyaret etmemek olmaz.

Fotoğraf çekmeyi sevenler için Budapeşte doğal bir model… Şehrin kendi güzelliği yetmiyormuş gibi gece ışıklandırması da şahane. Zaten bu konuda daha önce ödüller de almışlar.

Anna Cafe, Macar kahvaltısını denemek için güzel bir mekan ancak fiyatlar oldukça turistik.

Newyork Cafe, dünyanın en güzel kafesi olarak ün yapmış. En güzeli mi bilemem ama süslü olduğu kesin. Turistik kafelerden birisi…

Okuduğum tüm bloglar ve sitelerde tavsiye edilmesi dışında kaldığımız hostel de gece için  Szimplekert Bar’ı önerdi. Biz de bu kadar tavsiyeyi görmezden gelemedik ve gittik. Hoş mekan, uğranılası…

Budapeste

Büyük Dukalık: Lüksemburg Notları

Büyük Dukalık: Lüksemburg Notları

Luksemburg

Dünya üzerindeki tek ‘Büyük Dukalık’ Luksemburg ülkesi imiş. Büyük Dukalık, krallıktan sonra gelen bir ünvanmış, bir nevi krallığın bir boy küçüğü gibi.. Ama bu Büyük Dukalık aslında oldukça küçük, hatta o kadar küçük ki gezmek için 1 gün ayırsanız yetiyor. Lüksemburg sanki ana bir durak değil de, bir yerden bir yere giderken uğranabilecek bir durak gibi. Ben de Almanya’da iken keyifli bir otobüs yolculuğu ile bir hafta sonu kaçamağı yaptım. Lüksemburg’un avantajı Almanya, Fransa ve Belçika ile çevrelenmiş olması. Bu ülkelerden birinde gezerken uğramak mantıklı ama sadece burası için gelmek pek değil.

Gezmek için sadece pazar günüm vardı, bu yüzden hostelde kahvaltı bile yapmadan sabahın erken saatlerinde kendimi sokaklara attım. Acıktığım zaman bir şeyler atıştırırım diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Avrupa’da pazar günleri pek çok yer ya kapalı oluyor ya da geç açılıyor. Ama aralarda kahve, su alabilecek bir yerler ya da pastane benzeri bir yerler genelde bulunuyor. Vadi içerisinde kalan her yer kapalıydı ve öğlene kadar açılmadı. Avrupa’daki en zengin şehirlerden birini aç bilaç gezdiğimi de unutamayacağım.

Coğrafi yapısı gerçekten ilginç, şehir Petrus vadisi ile ikiye ayrılmış durumda. Vadide daha önce gördüklerimden farklı olarak bir yerleşim var, hayat eskiden burda kurulmuş ve hala devam ediyor. Eski şehri de içeren bu vadide dolaşmak çok keyifli, her şey ortaçağdan kalmış gibi.  Eski şehirden yukarı doğru tırmandığınızda Bock diye belirtilen noktalarından güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Bu noktalar şehrin altından geçen 23 km.lik savunma tünellerine ait ve eski şehir savunmasının en önemli ve güçlü alanları.  Bir de viyadüklerden bahsetmeden edemeyeceğim; eski şehir derin bir vadiye kurulmuş olunca ve şehrin tam ortasından Alzette nehri geçince viyadükler de kaçınılmaz olmuş. Bu durum şehrin de alt şehir, yukarı şehir olarak adlandırılmasına yol açmış.

Luksemburg_viyadükleri

Vadiden çıkıp yukarıdaki şehirde ise Büyük Dukalık Sarayı, Büyük Katedral ile birlikte geniş meydanları ve buralarda konumlanmış çeşitli restorant ve alış-veriş yapabileceğiniz mekanları gezebilirsiniz.

Lüksemburg kişi başına düşen milli gelirin en yüksek olduğu ülkelerden birisi. Hal böyle olunca çok uygun fiyatlı hostel, otel seçeneği bulunmuyor, standartları oldukça yüksek bir şehir. Erken yer ayırtmak belki daha uygun fiyatlarla yer bulmaya yarayabilir, ama son dakika yola çıktığım için yorum yapamıyorum.

Lüksemburgça, Fransızca ve Almanca resmi dilleri olduğu için çoğu yerde menüler ve tabelalar bu 3 dilde. İngilizce’yi de okulda öğretiyorlarmış ve günlük hayatta rahatlıkla kullanıyorlar. Liseyi bitiren bir çocuğun 4 dil bildiğini düşününce biraz kıskandığımı itiraf etmeliyim.

Hem döviz kurları hem de dünyanın en zengin şehirlerinden birisi olması nedeniyle fakir ama gururlu bir genç kız edasıyla gezdiğim Lüksemburg’a bir gün uğramanız dileğiyle…

Luksemburg_2

Eyvah Pasaportum Kayboldu!!!

Eyvah Pasaportum Kayboldu!!!

gecici pasaport

 

Gezip görmek amacıyla seyahatlerim dışında iş nedeniyle de oldukça fazla seyahat ediyorum ve yorgunluk, koşuşturmaca içinde pasaportumu kaybetmekten hep korkmuşumdur. Benim başıma gelmedi ama geçtiğimiz günlerde iş nedeniyle Almanya’da iken bir arkadaşımızın laptop çantasıyla beraber pasaportu da çalındı. Buradan hareketle yurt dışında en değerli hazinemiz pasaportlarımızın kaybolma/çalınması durumunda neler yapabileceğimizi toparlamaya çalıştım.

Tutanak şart!

Aradınız, taradınız, pasaportunuzu bulamıyorsunuz.
Öncelikle polise giderek bir tutanak tutturmanız gerekiyor. Bu tutanak her yerde işinize yarıyor ve pasaportunuz kullanılarak illegal işler yapılırsa elinizde bir dayanak oluyor. Ayrıca ülkenize döndüğünüzde tekrar pasaport çıkartırken de işinizi kolaylaştırıyor. Ancak bazı ülkelerde polisin yardımsever olmayan ve hatta zorlayıcı tavırları ile de karşılaşabilirsiniz, hazırlıklı olun. Mesela bir otobüs/tren yolculuğunda pasaportunuz çalındıysa, vardığınız şehirde polise gittiğinizde olayın nerede gerçekleştiği belli olmadığını öne sürüp tutanak vermek istemeyebiliyor. Israrcı olun ve o belgeyi almadan çıkmayın!

Tutanaktan sonra yapmanız gereken ülkeden çıkabilmenizi sağlayacak olan geçici bir belge. Eğer bulunduğunuz şehirde ülkenizin büyük elçiliği bulunuyorsa şanslısınız. Burada size hemen bir geçici pasaport düzenliyorlar. Bu pasaport verildiği günden itibaren 20 gün geçerli oluyor ve ülkeden çıkış yapabilmenizi sağlıyor. Eğer zamanınız var ise gerekli belgeleri sağladığınızda konsolosluk size yeni bir pasaport da verebiliyor.

Eğer bulunduğunuz şehir veya ülkede konsolosluk yoksa polisten aldığınız kayıp tutanağı ile çıkış yapmanız gerekecek. Bu pek çok soru ve uzun işlem gerektirdiğinden oldukça erken hava alanına gitmeniz gerekiyor. Mümkünse aktarmasız bir uçuş seçmeniz de özellikle öneriliyor, çünkü elinizde bir kayıp pasaport tutanağı ile aktarma demek yeni prosedürler, yeni soru ve sorunlar demek..

Geçici pasaportla çıkış yapmak da çok kolay değil.

Yeni bir pasaport aldıysanız sorun yok ancak elinizde geçici pasaport ile yabancı bir ülkeden çıkış yaparken biraz sevimsiz bir sorgulamadan geçiyorsunuz. En azından Avrupa Birliği ülkelerinde böyle. Pasaport polisi sizden pasaportunuza ve vizenize dair bir fotoğraf/belge vb. bir şeyler istiyor. Eğer bunu sunamazsanız ‘nereden bilelim pasaportunu çaldırdığını, vizenin olduğu ne malum, belki de kaçak giriş yapmıştın’ moduna giriyorlar. Bu nedenle pasaportunuzun ve vizenizin bir fotoğrafını mutlaka kolay ulaşabileceğiniz bir yerlerde saklayın. Ama bu kesinlikle cep telefonunuzun fotoğraf bölümü olmasın, zira pasaportunuz çalındı ise cep telefonunuzun da gitmiş olma olasılığı var. Sürekli kullandığınız mailinizde veya elektronik ortamda erişebileceğiniz bir ortamda bu fotoğrafları tutmanız herhangi bir kayıp/çalıntı durumunda hayatınızı kolaylaştırabilir.

Geçici pasaport ile yurt dışındaki bir ülkeden çıkış yaparken, kayıp pasaport ve vizenize dair bir belge sunamazsanız ne oluyor? Size dava açıyorlar. Evet, resmi olarak size kamu davası açıyorlar. Ve ülkenize gittiğinizde konsolosluğa gidip  geçerli vizenize dair bir belge almanızı ve kendilerine iletmenizi istiyorlar. Bu belge ellerine ulaştığında davayı lehinize sonuçlandırarak kapatıyorlar. Eğer bunlarla uğraşamam diyerek belgeyi göndermezseniz kaçak muamelesi görüyorsunuz ve sonraki girişlerinizde sorun oluşturuyor.

Kayıp pasaporttaki vizeler ne oluyor?
Diyelim ki 3 yıl geçerli vizenizin olduğu pasaportunuzu kaybettiniz. Geçmiş olsun, vizeniz de artık gidiyor. Yeni pasaport çıkarttıktan sonra tüm belgeleri yeniden hazırlayıp yeniden vize başvurusu yapmanız gerekiyor. Ama benim daha 2 yılım daha vardı diye ağlasanız da işe yaramıyor. Bu nedenle siz siz olun pasaportunuza gözünüz gibi bakın.

Kayıpsız günler dilerim!

gecici pasaport 1

 

Güzelçamlı Milli Parkı

Güzelçamlı Milli Parkı

Dilek Yarımadası Büyük Menderes Deltası Milli Parkı

Eğer sizin de yolunuz Kuşadası ve yakınlarından geçiyor ise bir fırsat bulup Güzelçamlı mevkiindenki ‘ Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası Milli Parkı’ na uğramanızı öneririm. İsmi biraz uzun ama kendisi çok güzel, pişman olmazsınız.

Kuşadası büyük şehirleri aratmayan yapılaşması ile şirin tatil beldesi algısından giderek uzaklaşmış durumda. Bu nedenle adanın içinden çok civarındaki doğal güzellikler ile ilgilenebilirsiniz.

Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası Milli Parkı, Güzelçamlı olarak adlandırılan mevkiide, Kuşadası’na 26 km. uzaklıkta. Özel aracınızla ulaşabileceğiniz gibi kiralayacağınız motosiklet veya bisikletler ile de yola çıkabilirsiniz. Macera aramıyorsanız milli parkın içindeki  koylara giden şehir içi minibüsler de var.

Milli park içerisinde halka açık, karadan ulaşımı olan 4 adet koy bulunuyor. Ben tavsiyelere uyarak son koyu, eski adıyla Kalamaki, yeni adıyla Karasu Koyu’nu ziyaret ettim. Soğuk ve taşlı deniz severler için adete bir cennetti. Koy, burnun en ucunda olduğu için biraz akıntı var, deniz hemen derinleşiyor ama su muhteşem…

MilliPark

Her koyda bu yıl belediyenin işlettiği küçük birer tesis bulunuyor. Milli parka giderken yanınızda yiyecek, içecek bir şeyler getirebileceğiniz gibi içerde de bir şeyler bulabilirsiniz. Belediye işlettiği için fiyatlar oldukça makul. Ormanlık alanda dışarıdan getireceğiniz yiyecekler ile piknik yapabilirsiniz, masalar  var. Sahilde de şemsiye-şezlong kiralanabiliyor.

Milli park 804 tür bitkiye ev sahipliği yapmakla beraber içinde bulunan delta ile kuş gözlemciliğine de olanak sağlıyor. Milli park içinde bir kanyon ve yürüyüş parkuru da var, bunu da bir sonraki gelişimde denemeye kararlıyım. Milli parka girdikten sonra solda bir kanyon giriş tabelası sizi yönlendiriyor. Bu kanyondan yıllar önce ziyaret ettiğim ve hayran kaldığım Doğanbey Köyüne ulaşabilirsiniz.

Meraklısına notlar;

  • Milli parka gidecekseniz sabah erken saatlerde yola çıkmanızı öneririm. Koylar gün içerisinde bir Ege sahli şeridinden bekleneceği üzere oldukça kalabalık oluyor.
  • Sonuçta adı üzerinde milli park. Pek çok bitkiye ve hayvana ev sahipliğ yapıyor, doğal ortamlarını sağlıyor ki bu nedenle seviyoruz. Domuzlar da milli parkın ev sahiplerinden. Ancak insanlara o kadar alışmışlar ki sokak köpeği modunda civarda çete halinde gezinebiliyorlar. İnsanlara zarar verdiklerini görmedim ve duymadım. Sadece insanlarla yaşamaya fazla alışmış gözüküyorlar.
  • Milli parka giderken hemen solda Zeus Mağarası tabelasını göreceksiniz, bu mağaraya da mutlaka uğrayın. Yaz sıcağında mağaranın içine girip buz gibi sulara daldığınızda üzerinizden buharlar çıkıyor.

Dilek Yarımadası

 

Kuzeyin Renkli Başkenti: Kopenhag

Kuzeyin Renkli Başkenti: Kopenhag

copanhagen

Kuzeyin başkentlerinden Kopenhag’a şubat ayı için o kadar uygun bir bilet bulmuştum ki, soğuklar bile gözümü korkutmadı. Ancak seyahat tarihim yaklaştıkça paniklemeye başladım. Bu nedenle yanımda kar pantolonları ve içlikler ile yola çıktım. İyi ki de böyle yapmışım, bir İzmir insanı olarak hiç üşümeden rahat rahat gezebildim.

Bu kadar soğuk bir şehrin bu kadar eğlenceli ve sıcak insanlarla dolu olabileceğini tahmin etmezdim. Uçaktan gece 01:30 gibi inip sabaha kadar çalışan metroya bindik. 3. durakta içeriye 2 kadın bindi, birisinin  elinde bir şarap şişesi, diğerinin bir kadeh. Ama o kadar normal ve tatlılar ki, sanki ellerinde pet şişelerde su var. Bir sonraki durakta ise içeriye bir parti grubu girdi, metroda biz de dahil olup bir doğum günü kutladık ve partinin devamına davet edildik. Parti grubundan kaçıp hostele giderken sokaklar insan doluydu, hostele vardığımızda saat 03:00 civarında idi ve burda da herkes çok eğleniyordu, biz de eğlenceye katıldık.

Kopenhag gezmesi kolay ve çok keyifli bir şehir, bence tek olumsuz yanı pahalı bir şehir olması.  Bir hafta sonunda bile rahat rahat, keyifle ve yorulmadan gezebiliyorsunuz:

Amelieborg Sarayı: Sarayı ve saray muhafızlarını ve nöbet değişimlerini görebileceğiniz, gitmişken görülmesi gereken yerlerden. 

kopenhag_1

Kanal Turları: Yaz aylarında Kopenhag’ı geziyor olsaydım bu kanal turu eminim çok daha keyifli olurdu ama şehri bir de denizden görmeli diyerek şubat ayı da olsa kanal turu yaptım.

Kronborg Sarayı: UNESCO dünya mirası listesinde olan bu saray ve bahçesi oldukça keyifli. 

Christiansborg Sarayı: Kopenhag’ın meşhur saraylarından birisi daha, ziyaret etmeyi atlamayın.

NyHavn: İşte meşhur liman bölgesi burası, burda fotoğrafınız olmazsa Kopenhag’a gelmiş sayılmazsınız. Şehrin en merkezi yeri burası, kanalın iki tarafında da çeşitli kafeler, restorantlar yer alıyor; burası fotoğraf çekmek, yürüyüş yapmak ve mola vermek için güzel bir nokta.

Küçük Deniz Kızı: Kopenhag’ın simgesi durumundaki bu heykeli görmemek de olmaz. Kanal turu ile yakınından geçsek de içim rahat etmedi ve kara yoluyla da yanına kadar gittik. Etkileyici de değil ama gitmeden, görmeden de duramadım. 

Kucuk_deniz_kizi

Tivoli Bahçeleri: Dünya’nın en eski ikinci eğlence parkı olan Tivoli şubat ayında gittiğimiz için kapalıydı. Bahar ve yaz döneminde eminim çok eğlenceli olacaktır.

CarlsBerg Bira Fabrikası: Biranın tüm yapım aşamalarını görüp, 2 tane de tadımlık içebiliyorsunuz. Daha önce bira fabrikası ziyaret etmediyseniz farklı bir deneyim olabilir.

Christiana Bölgesi: Kopenhag içindeki özgürlükler bölgesi. Gitmeden önce bu ilginç bölgeye ilişkin biraz araştırma yapmıştım. Christina kendi kurallarını, bayrağını, kültürünü oluşturmuş ve uzun mücadeleler sonucunda kısmen özerkliğine kavuşmuş bir bölge. Şöyle ki, bu bölgeye araba ile giremiyorsunuz, her yerde fotoğraf çekemiyorsunuz, bu konuda çok katı kuralları var. Uyuşturucu serbest ama o kadar denetimliler ki olay çıkmıyor. Ortamda huzursuzluk çıkaracak birini hemen bölgeden çıkartıyorlar. Bu bölgede yaşayanlar gönüllerinden koptuğu kadar devlete elektrik, su parası da ödüyormuş. Kopenhag’a yolunuz düştüyse Christiana bölgesini de görmenizi mutlaka öneririm, güvenlik açısından hiç bir problem yok.

Christiana_Bölgesi

Meraklısına notlar,

Şehirde ulaşım çok kolay; gece 01:30 da uçaktan inmemize rağmen hostelimize kolayca ulaştık. Sabaha kadar çalışan metro dışında, otobüs ve havaalanı -şehir merkezi arasında ring seferler yapan özel şirketler de bulunuyor. 

Konaklama maliyetleri maalesef çok yüksek. Bu nedenle gitmeye karar verdiğinizde konaklamayı son dakikaya bırakmayıp hemen yer araştırmanızı tavsiye ederim.

Kopenhag’dan İsveç – Malmö’ye tren ile 15-20 dakika içinde geçebiliyorsunuz. Eğer vaktiniz varsa ve özellikle hava güzelse tavsiye edebilirim. Yoksa kış aylarında iseniz kolayca gideceğiniz Malmöde pek bir şey bulamadan sadece bir yemek yiyip geri dönebilirsiniz. Gerçi Danimarka’da iken sadece bir öğle yemeği için İsveç’e gitmiş olmak da kulağa havalı geliyor  ama sadece bu kadar.. Bu yolculukta Danimarka ve İsveç’i birbirine bağlayan Øresund köprüsü kullanılıyor.

Malmö