Browsed by
Kategori: Avrupa

Tuna’nın Şehri: Budapeşte

Tuna’nın Şehri: Budapeşte

Chain_Bridge

Yeni yılın ilk gününün cumaya gelecek olmasını fırsat bilerek aylar öncesinden 4 günlük güzel bir Budapeşte planı yapmıştım. Tabii ki yola çıkacağımız gün İstanbul’un karlar altında kalacağını ve uçağımızın 5,5 saat rötar yapacağını bilmiyordum. Budapeşte gezimiz biraz rötarlı ve sıkıntılı başlasa da şehrin enerjisi tüm dertleri unutturmaya yetti.

Budapeşte, kendine has hali ile diğer Avrupa şehirlerinden gerçekten farklı. Avrupa’nın geneline göre hem insanları daha sıcak, daha keyifli, hem de fiyatlar diğer Avrupa şehirlerine göre çok uygun. Dünyanın en romantik şehri midir emin değilim ama güzel şehirlerinden birisi olduğu kesin.

 

Havaalanından Ulaşım:
Havaalanından uygun fiyatlar ile shuttle var. Kalacağınız adrese kadar götürüyorlar, bir kaç kişi birleşip hareket ederseniz fiyat daha da uyguna geliyor (kişi başı 5 eur)

Ayrıca metro+otobüs ile şehir merkezine kolaylıkla gidebilirsiniz. Terminal2’den bineceğiniz 200E otobüsü ile Köbanya-Kispest metro istasyonuna gidebilirsiniz. Buradan da M3 metrosu ile şehir merkezine ulaşabiliyorsunuz.

Ayrıca taksi ve tren seçenekleri de var.

 

Nereleri Gezdim:

Yarım günümüzü rötar nedeniyle kaybedince gezi planlarımız da biraz değişti ama bunlar sorun olacak şeyler değil… Sonuçta yola çıkıyoruz, başımıza her şey gelebilir.

Budapeşte’ye akşam saatlerinde vardığımız için hemen Pest tarafında kalan hostelimize yerleştik ve kendimizi sokaklara attık. Soğuğa ve kalabalığa rağmen yeni yılı Zincir Köprüsü (Szechenyi Chain Bridge) üzerinde karşılayıp Budapeşte’ye de merhaba dedik.

Sonraki günlerde ise Budapeşte’yi keşfetmenin tadını çıkarttık:

St. Stephan Bazilikası: Avrupadaki en büyük bazilikası olarak geçiyor, giriş ücretsiz.

Opera Binası: Rehbersiz gezmenize izin vermiyorlar; saat 14:00, 15:00 ve 16:00’da rehberli turlar var. Tabii ki beklemedik.

Zincir Köprüsü (Szechenyi Chain Bridge): Tuna’nın iki yakası birleştiren bu köprüde fotoğraf çekmeyeni dövüyorlar, ee ne de olsa şehrin simgesi.

Tuna Ayakkabıları (Shoes on the Danube Promenade) :  Parlamento binası önünde 2.Dünya savaşı sırasında öldürülen Yahudilerin anısına yapılmış bu anıt gerçekten çok etkileyici. Ayrıca şehrin pek çok yerinde de karşınıza heykeller çıkıyor, gerçekten çok keyifli.

Tuna_Ayakkabıları

Parlemento Binası

Margaret Köprüsü

Matthias Kilisesi: Buda tarafında kalan bu kiliseden Budapeşte manzarası harika. Fotoğraf çekmek için en güzel yerlerden birisi.

House of Terror: Sabah 09:00 da gittik, kapalıydı. Saat 10:00 da açılıyormuş. Kaplıca dönüşü uğradığımızda da çok fazla sıra vardı, zamanımız olmadığı için giremedik. Aklımda kalan müzelerdendir.

Kahramanlar Meydanı
Vajdahunyad Kalesi
Szechenyi Kaplıcası: Bence Budapeşte’nin en güzel yeri. Şöyle düşünün, hava -8 derece, tatlı tatlı kar atıştırıyor. Siz açık havada 35 derecedeki termal sulardasınız. Kendi başına Budapeşte’ye gitme sebebi, öyle güzel.

budapeste_termal_havuz

Buda kalesi ve Kraliyet Sarayı: Fotoğraf çekmek için en iddialı mekanlardan birisiydi, lakin ben donma tehlikesi ile karşı karşıya idim. Kış dışında her mevsim eminim çok güzel olur.

Central Market Hall: Yılbaşı tatiline denk geldiğimiz için maalesef kapalıydı.

Goszdu Udvar: Çiçek pasajı tadında, çeşitli standtların ve rengarenk barların olduğu bir pasaj, keyifli.

 

Kısa Kısa Notlar:

Macaristan Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Euro bölgesine dahil değil. Para birimi olarak forint kullanıyorlar. Kısaltması HUF.

Havaalanında ya da tren istasyonunda döviz bozdurmayın. Şehir merkezinde de bir kaç yere sorun, kur çok fark edebiliyor.

İnsanları gerçekten çok yardımsever. İstanbul’dan geldiyseniz önce biraz tereddüt edebilirsiniz.

Metro ve otobüslere binerken mutlaka bilet alın, kaçak binmeyin. Kontrollerin sıkı olduğuna dair kaldığımız hostel bizi bilgilendirmişti, metro girişinde de kontrol için görevliler duruyor zaten.

Kışın göbeğinde gitmek ve -8 derecelerde gezinmek Budapeşte için doğru bir tercih değil. Günlerim üşüyerek ve ısınmaya çalışarak geçti, burnumuzun kırmızılığı neredeyse sabitti. Ama tüm bunlara rağmen sevdik Budapeşte’yi. Bahar ayları mükemmel olur…

Hangi mevsimde giderseniz gidin yanınızda mutkala mayo/bikini olsun. Termal suları ve havuzları ile bu şehirde kaplıcaları ziyaret etmemek olmaz.

Fotoğraf çekmeyi sevenler için Budapeşte doğal bir model… Şehrin kendi güzelliği yetmiyormuş gibi gece ışıklandırması da şahane. Zaten bu konuda daha önce ödüller de almışlar.

Anna Cafe, Macar kahvaltısını denemek için güzel bir mekan ancak fiyatlar oldukça turistik.

Newyork Cafe, dünyanın en güzel kafesi olarak ün yapmış. En güzeli mi bilemem ama süslü olduğu kesin. Turistik kafelerden birisi…

Okuduğum tüm bloglar ve sitelerde tavsiye edilmesi dışında kaldığımız hostel de gece için  Szimplekert Bar’ı önerdi. Biz de bu kadar tavsiyeyi görmezden gelemedik ve gittik. Hoş mekan, uğranılası…

Budapeste

Büyük Dukalık: Lüksemburg Notları

Büyük Dukalık: Lüksemburg Notları

Luksemburg

Dünya üzerindeki tek ‘Büyük Dukalık’ Luksemburg ülkesi imiş. Büyük Dukalık, krallıktan sonra gelen bir ünvanmış, bir nevi krallığın bir boy küçüğü gibi.. Ama bu Büyük Dukalık aslında oldukça küçük, hatta o kadar küçük ki gezmek için 1 gün ayırsanız yetiyor. Lüksemburg sanki ana bir durak değil de, bir yerden bir yere giderken uğranabilecek bir durak gibi. Ben de Almanya’da iken keyifli bir otobüs yolculuğu ile bir hafta sonu kaçamağı yaptım. Lüksemburg’un avantajı Almanya, Fransa ve Belçika ile çevrelenmiş olması. Bu ülkelerden birinde gezerken uğramak mantıklı ama sadece burası için gelmek pek değil.

Gezmek için sadece pazar günüm vardı, bu yüzden hostelde kahvaltı bile yapmadan sabahın erken saatlerinde kendimi sokaklara attım. Acıktığım zaman bir şeyler atıştırırım diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Avrupa’da pazar günleri pek çok yer ya kapalı oluyor ya da geç açılıyor. Ama aralarda kahve, su alabilecek bir yerler ya da pastane benzeri bir yerler genelde bulunuyor. Vadi içerisinde kalan her yer kapalıydı ve öğlene kadar açılmadı. Avrupa’daki en zengin şehirlerden birini aç bilaç gezdiğimi de unutamayacağım.

Coğrafi yapısı gerçekten ilginç, şehir Petrus vadisi ile ikiye ayrılmış durumda. Vadide daha önce gördüklerimden farklı olarak bir yerleşim var, hayat eskiden burda kurulmuş ve hala devam ediyor. Eski şehri de içeren bu vadide dolaşmak çok keyifli, her şey ortaçağdan kalmış gibi.  Eski şehirden yukarı doğru tırmandığınızda Bock diye belirtilen noktalarından güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Bu noktalar şehrin altından geçen 23 km.lik savunma tünellerine ait ve eski şehir savunmasının en önemli ve güçlü alanları.  Bir de viyadüklerden bahsetmeden edemeyeceğim; eski şehir derin bir vadiye kurulmuş olunca ve şehrin tam ortasından Alzette nehri geçince viyadükler de kaçınılmaz olmuş. Bu durum şehrin de alt şehir, yukarı şehir olarak adlandırılmasına yol açmış.

Luksemburg_viyadükleri

Vadiden çıkıp yukarıdaki şehirde ise Büyük Dukalık Sarayı, Büyük Katedral ile birlikte geniş meydanları ve buralarda konumlanmış çeşitli restorant ve alış-veriş yapabileceğiniz mekanları gezebilirsiniz.

Lüksemburg kişi başına düşen milli gelirin en yüksek olduğu ülkelerden birisi. Hal böyle olunca çok uygun fiyatlı hostel, otel seçeneği bulunmuyor, standartları oldukça yüksek bir şehir. Erken yer ayırtmak belki daha uygun fiyatlarla yer bulmaya yarayabilir, ama son dakika yola çıktığım için yorum yapamıyorum.

Lüksemburgça, Fransızca ve Almanca resmi dilleri olduğu için çoğu yerde menüler ve tabelalar bu 3 dilde. İngilizce’yi de okulda öğretiyorlarmış ve günlük hayatta rahatlıkla kullanıyorlar. Liseyi bitiren bir çocuğun 4 dil bildiğini düşününce biraz kıskandığımı itiraf etmeliyim.

Hem döviz kurları hem de dünyanın en zengin şehirlerinden birisi olması nedeniyle fakir ama gururlu bir genç kız edasıyla gezdiğim Lüksemburg’a bir gün uğramanız dileğiyle…

Luksemburg_2

Kuzeyin Renkli Başkenti: Kopenhag

Kuzeyin Renkli Başkenti: Kopenhag

copanhagen

Kuzeyin başkentlerinden Kopenhag’a şubat ayı için o kadar uygun bir bilet bulmuştum ki, soğuklar bile gözümü korkutmadı. Ancak seyahat tarihim yaklaştıkça paniklemeye başladım. Bu nedenle yanımda kar pantolonları ve içlikler ile yola çıktım. İyi ki de böyle yapmışım, bir İzmir insanı olarak hiç üşümeden rahat rahat gezebildim.

Bu kadar soğuk bir şehrin bu kadar eğlenceli ve sıcak insanlarla dolu olabileceğini tahmin etmezdim. Uçaktan gece 01:30 gibi inip sabaha kadar çalışan metroya bindik. 3. durakta içeriye 2 kadın bindi, birisinin  elinde bir şarap şişesi, diğerinin bir kadeh. Ama o kadar normal ve tatlılar ki, sanki ellerinde pet şişelerde su var. Bir sonraki durakta ise içeriye bir parti grubu girdi, metroda biz de dahil olup bir doğum günü kutladık ve partinin devamına davet edildik. Parti grubundan kaçıp hostele giderken sokaklar insan doluydu, hostele vardığımızda saat 03:00 civarında idi ve burda da herkes çok eğleniyordu, biz de eğlenceye katıldık.

Kopenhag gezmesi kolay ve çok keyifli bir şehir, bence tek olumsuz yanı pahalı bir şehir olması.  Bir hafta sonunda bile rahat rahat, keyifle ve yorulmadan gezebiliyorsunuz:

Amelieborg Sarayı: Sarayı ve saray muhafızlarını ve nöbet değişimlerini görebileceğiniz, gitmişken görülmesi gereken yerlerden. 

kopenhag_1

Kanal Turları: Yaz aylarında Kopenhag’ı geziyor olsaydım bu kanal turu eminim çok daha keyifli olurdu ama şehri bir de denizden görmeli diyerek şubat ayı da olsa kanal turu yaptım.

Kronborg Sarayı: UNESCO dünya mirası listesinde olan bu saray ve bahçesi oldukça keyifli. 

Christiansborg Sarayı: Kopenhag’ın meşhur saraylarından birisi daha, ziyaret etmeyi atlamayın.

NyHavn: İşte meşhur liman bölgesi burası, burda fotoğrafınız olmazsa Kopenhag’a gelmiş sayılmazsınız. Şehrin en merkezi yeri burası, kanalın iki tarafında da çeşitli kafeler, restorantlar yer alıyor; burası fotoğraf çekmek, yürüyüş yapmak ve mola vermek için güzel bir nokta.

Küçük Deniz Kızı: Kopenhag’ın simgesi durumundaki bu heykeli görmemek de olmaz. Kanal turu ile yakınından geçsek de içim rahat etmedi ve kara yoluyla da yanına kadar gittik. Etkileyici de değil ama gitmeden, görmeden de duramadım. 

Kucuk_deniz_kizi

Tivoli Bahçeleri: Dünya’nın en eski ikinci eğlence parkı olan Tivoli şubat ayında gittiğimiz için kapalıydı. Bahar ve yaz döneminde eminim çok eğlenceli olacaktır.

CarlsBerg Bira Fabrikası: Biranın tüm yapım aşamalarını görüp, 2 tane de tadımlık içebiliyorsunuz. Daha önce bira fabrikası ziyaret etmediyseniz farklı bir deneyim olabilir.

Christiana Bölgesi: Kopenhag içindeki özgürlükler bölgesi. Gitmeden önce bu ilginç bölgeye ilişkin biraz araştırma yapmıştım. Christina kendi kurallarını, bayrağını, kültürünü oluşturmuş ve uzun mücadeleler sonucunda kısmen özerkliğine kavuşmuş bir bölge. Şöyle ki, bu bölgeye araba ile giremiyorsunuz, her yerde fotoğraf çekemiyorsunuz, bu konuda çok katı kuralları var. Uyuşturucu serbest ama o kadar denetimliler ki olay çıkmıyor. Ortamda huzursuzluk çıkaracak birini hemen bölgeden çıkartıyorlar. Bu bölgede yaşayanlar gönüllerinden koptuğu kadar devlete elektrik, su parası da ödüyormuş. Kopenhag’a yolunuz düştüyse Christiana bölgesini de görmenizi mutlaka öneririm, güvenlik açısından hiç bir problem yok.

Christiana_Bölgesi

Meraklısına notlar,

Şehirde ulaşım çok kolay; gece 01:30 da uçaktan inmemize rağmen hostelimize kolayca ulaştık. Sabaha kadar çalışan metro dışında, otobüs ve havaalanı -şehir merkezi arasında ring seferler yapan özel şirketler de bulunuyor. 

Konaklama maliyetleri maalesef çok yüksek. Bu nedenle gitmeye karar verdiğinizde konaklamayı son dakikaya bırakmayıp hemen yer araştırmanızı tavsiye ederim.

Kopenhag’dan İsveç – Malmö’ye tren ile 15-20 dakika içinde geçebiliyorsunuz. Eğer vaktiniz varsa ve özellikle hava güzelse tavsiye edebilirim. Yoksa kış aylarında iseniz kolayca gideceğiniz Malmöde pek bir şey bulamadan sadece bir yemek yiyip geri dönebilirsiniz. Gerçi Danimarka’da iken sadece bir öğle yemeği için İsveç’e gitmiş olmak da kulağa havalı geliyor  ama sadece bu kadar.. Bu yolculukta Danimarka ve İsveç’i birbirine bağlayan Øresund köprüsü kullanılıyor.

Malmö

Sarı Tramvay | Lizbon

Sarı Tramvay | Lizbon

Lisboa
Yine aylar önce alınmış bir bilet ile başladı her şey. Hem Avrupa’nın en batısında olduğu için hem de Portekiz’i daha önce görmediğimden Lizbon merak uyandıran bir seçenekti benim için. Gitmeden önce yaptığım araştırmalarda okuduklarım hep güzel yorumlardı ama beklediğimden daha güzel bir şehir ile karşılaştığımı itiraf etmeliyim.

Öncelikle Lizbon oldukça güvenli bir şehir (2013 yılında Avrupa’nın en güvenilir 3.şehri seçilmiş). Günün, gecenin herhangi bir saatinde rahatlıkla gezebiliyorsunuz, kimse sizi rahatsız etmiyor. Geç saatlerde sokaklarda yürürken bile bir güvenlik endişesi taşımıyorsunuz.

Şehir İstanbul gibi yedi tepeli. Yokuşlar, inişler, tarih kokan eski evler, daracık sokaklar ile İstanbul’u anımsatıyor. Şehrin ortasından geçen Tejo nehri İstanbul’a olan benzerliğini daha da artırıyor.

Şehir 6 bölgeden oluşması bence şehri gezmeyi çok kolaylaştırmış. Harita üzerinde bölgelere ve görmek istediğiniz yerlere göre kolaylıkla planlayabiliyorsunuz. Günlerce araştırma yapmayı gerektirmeyen, yola çıkmadan önce yazılanlara biraz göz atıp elinizde harita kendinizi sokaklarına atıp çok keyif alabileceğiniz bir şehir bence Lizbon.

Şehirde neredeyse adım başı müze var; at arabası müzesi bile vardı, düşünün yani.. Belem bölgesinde yer alan Cerenimos Manastırı ise en çok ilgimi çeken yer oldu. Bu kadar sade ve etkilendiğim bir  manastır olmamıştı sanırım, Buna ek olarak meşhur pastanesi, Kaşifler Anıtı’nın etkileyici duruşu, sahilde yürüyüş imkanı güzel bir hava ile birleşince  uzun süre Belem bölgesinde vakit geçirdim.

DSC_0084

 

Fado müziği ve şarapları Lizbon’un en güzel noktalarından biri bence. Meşhur bir vişne likörü Ginjinha da denenmeli tabii. Deniz ve keşifler şehri Lizbon’da kadınların denize uğurladıkları sevgililerinin, eşlerinin gelmemesi üzerine yaktıkları yerel ağıtlar Fado müziğini oluşturuyor. Bu müziği yerel lezzetler eşliğinde yerel seslerden dinlemek ise çok keyifli.

 Tramvay ve asansörleri Lizbon’un en keyifli noktalarından. Her köşe başından bir tramvay çıkabiliyor karşınıza. Fotoğraf çekmek bu şehirde çok eğlenceli; rengarenk tramvaylar var, inişli yokuşlu sokaklardaki evlerin dış yüzeyi seramik kaplı. Bu da çok güzel bir dekor oluşturuyor. Tramvaylar içinde en meşhuru 28 numaralı Sarı Tramvayla gün içinde sürekli karşılaşıyorsunuz; her karşılaşmamızda sanki Lizbon’un gülümseyen bir yüzü gibi.. Oldukça turistik bir güzergahta dolanıyor. Bu nedenle her daim kalabalık, sabah erken saatte  bu güzergahı denemek iyi olabilir.

DSC_0183

Yazmadan geçemeyeceğim. Avrupa’nın o sarışın renkli gözlü güzel ırkından burda eser yok. Portekizliler bizden uzun olsalar da bildiğimiz esmerler..

Lizbon’a cumartesi gidip pazartesi günü döndüm. Aslında gezimi biraz hızlandırıp yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk ile Porto’ya da zaman ayırabilirdim. Ama tramvayları, tatlıları, meydanları, şarapları ve müziğiyle Lizbon’dan o kadar keyif aldım ki koşuşturmacasız adım adım şehri gezdim. Bu enerjisi yüksek sarı şehri kesinlikle ziyaret etmenizi öneririm..

DSC_0012

Yoldan Çıkmak İsteyenler İçin | Salzburg

Yoldan Çıkmak İsteyenler İçin | Salzburg

Salzburg_1

Avusturya’nın başkenti Viyana’da iseniz ve biraz zamanınız varsa Salzburg’a da vakit ayırmanızı tavsiye ederim. Dürüst olmak gerekirse Salzburg benim için sadece güzel ve son derece turistik bir Mozart şehri ama Salzburg’a giden yollar o kadar güzel ki görmeden geçmeyin derim. Tekrar Salzburg’a uğramam ama Viyana-Salzburg arasındaki yolları, dağları, dağ köylerini ve gölleri defalarca görmek isterim.

Salzburg_9

Viyana-Salzburg arası çeşitli saat ve fiyatlarda tren seçenekleri var. Araç/motor kiralamak da başka bir seçenek, üstelik trenden daha ekonomik olabiliyor. Ayrıca tren çok konforlu ve keyifli olsa da araçla seyahat etmek size yoldan çıkma imkanı verecektir. Biz sürekli ara yollara, köylere, haritada gördüğümüz göllere doğru saparak 3 saatlik yolu 5 saatte tamamlamayı başardık. Bunun dışında şehir tamamen Mozart üzerine kurulu, her yer Mozart. Şehrin meşhur kalesi Hohensalzburg da fotoğraf çekmek ve şehre kuş bakışı bakmak için güzel bir nokta.

Salzburg_2

Bu ufak kaçamağı kasım ortasında gerçekleştirdik ve  doğa tam bir sonbahar havasındaydı. İtiraf edeyim, o canım dağları, gölleri kışın karlar altında ve  ilkbaharda doğa uyanırken de görmeyi çok isterim.

Salzburg_11

Trenle Sofya

Trenle Sofya

sofya_02

Geçerli vizemiz bitmeden Sofya’yı ziyaret etmek istiyordum ama hayat bu. İş, güç, sorumluluklar, sürprizler; her zaman plan, program yapamıyor insan. Sofya bu nedenlerle biraz son dakika gezisi oldu. Vizenin bitimine 5 gün kala Sirkeci’den gidip aldığımız biletler ile o akşam yola çıktık.

Sofya yolculuğu benim ilk uzun tren yolculuğum olacağı için biraz heyecanlıydım. Heyecanım bilmediğim bir şehre gitmenin yanı sıra daha önce hiç deneyimlemediğim bir ulaşım şeklini yaşayacak olmamadan kaynaklanıyordu. Tren gerçekten çok keyifli ve konforlu bir ulaşım aracı imiş, bu kadar geç keşfettiğim ve çok yaygın ulaşım ağlarımız olmadığı için çok üzgünüm. Sofya’ya saat 11:00 civarı varmamız gerekirken biraz rötarlı vardık. Yollarda vakit kaybı benim için panik, sinir, stres sebebi iken hiç olmadığım kadar rahattım. Sanırım bunda yola çıkmadan önce yanımıza aldığımız dergiler, kitaplar, film, müzik, kahve ve yiyeceklerin de etkisi vardı; trende hiç sıkılmadan zaman geçirilebiliyor.

Yazmadan geçemeyeceğim; yurtdışına çıkan tüm trenler yataklıymış. Her milletten insanla  üstelik de ‘kızlı erkekli (!)’  yolculuk yapabiliyorsunuz, en çok bu kısmı hoşuma gitti. Yolcu profili genel olarak  üniversite öğrencisi ya da yeni mezun ve sırtçantalı.

Sofya’ya gelirsek, Sofya çok sakin ve düzenli. Hatta bir başkent için fazla sakin bir şehir bence. Cumartesi günü dolaşırken insanlar bu şehri terk mi etti acaba diye düşündüm. Ben hareketli, cıvıl cıvıl, hatta kaos dolu şehirleri seviyorum.

Ulaşım ağı yaygın, şehir düzenli ve kolay. Kaybolmak neredeyse imkansız.  Görmek istediğimiz her yeri şehir merkezinden başlayıp bir cadde boyunca buluyoruz neredeyse. Şehirde merkezden az biraz uzaklaşınca  binalarda, eski yerleşim yerlerinde komünist rejimin etkisi ya da havası hissediliyor. 

Şehir merkezinde gezimize Alexander Nevsky Katedralinden başlayıp Aziz Sofia Kilisesi, ulusal müze, tiyatro  ve galeriler, Cumhurbaşkanlığı ve hükümet binalarına ile devam ediyoruz. Burdan devam ettiğinizde de meşhur Sofia Heykeline ve oradan da Mimar Sinan yapımı olan Kadı Seyfullah Efendi Camii’ni ulaşıyoruz.

Yemekler çok ucuz ve lezzetli.  Kahvaltıda mutlaka böreklerinden denemenizi öneririm, zaten mis gibi kokuları ile pastaneler sizi kendine çekiyor.  Şehir merkezindeki Happy Grill gün içinde atıştırmak için ideal.  Chevermeto yöresel lezzetleri tatmak için güzel bir mekan; akşamları yöresel müzik ve eğlenceler de oluyormuş. Fiyatlar ise çok uygun.

sofya_05

Gezimiz sırasında hükümeti protesto gösterilerine denk geldim. Bizim #Gezi protestolarımız ile  karşılaştırıldığında hem protestocular hem de polis çok olması gerektiği gibi davranıyordu. İnsanlar ellerinde bayraklar, düdükler, alkışlarla protesto ediyor; polis de sadece izliyordu. Biber gazı, tomalar, tazyikli sular, çevik kuvvetler ortada yoktu. Tekerlekli sandalye ile gelen bir protestocuyu gördüğümde  kendi ülkemizdeki manzaraları düşününce içim acıdı…

sofya_03

 

Kanallar ve Karnaval : Venedik

Kanallar ve Karnaval : Venedik

Yıllar önce kuzenimle İtalya’ya gitme girişiminde bulunmuş ancak vize yetişmediği için alakasız bir biçimde Tunus’a gitmiştik. Daha sonra Milano’ya gitme fırsatım oldu. Ama hep en çok merak ettiğim Venedik’e bir türlü gidememiştim. Karnavalı fırsat bilerek Şubat ayının ilk günlerine biletlerimizi ayarladık. 4 günlük programımızın ilk ve son gününü Venedik’e ayırıp, diğer 2 günde Bologna – Floransa – Pisa  için yollara düştük.

Venedik gibi güzel bir şehri karnaval zamanında ziyaret ettiğim için çok şanslı olduğumu düşünüyorum.  Venedik  kolayca gezilebilecek, sokaklarında pardon kanallarında keyif keyif kaybolunacak bir şehir. Kış mevsiminde ulaşım ve yağmurda fotoğraf çekmenin zorlukluklarını yaşasak da festivalin zaten güzel olan şehre müthiş bir renk kattığını düşünüyorum.

Temelini pagan kültüründe yer alan baharı karşılama kutlamalarından alan Venedik Karnavalı’nın tarihi, resmi olarak 1298 yılına dayanıyor. Ancak geçmişte sınırsızlıklar nedeniyle yasaklandığı dönemler  de olmuş. Karnavalın amacının yılda bir kez de olsa zengin ve fakir, soylu ve sıradan insan arasındaki farkın kalktığı, herkesin eşitlendiği bir demokrasi simgesi olduğu düşünülüyor. Venedik maskelerinin  en ünlüleri Batua ve Punchinella. Batua, siyah şapka ile takılır ve erkeksi bir görünümü  var; Punchinella ise upuzun ve sarkık burun görünümü ile hemen farkediliyor.

Eğer karnaval zamanı Venedik’e gidecekseniz otel rezervasyonunu çok önceden yaptırın. Karnaval ve turlar nedeniyle yer bulmak karnaval tarihleri yaklaştıkça zorlaşıyor. Biz yer bulamadığımız için Lido’da kaldık. Ulaşımda hiç sorun yaşamadık;  24 saat vaporetto vardı.

Havaalanında iner inmez ulaşımda kullanacağınız biletleri araştırıp hemen alın. Günlük, 48 saatlik, 3 günlük vb. seçeneklerde bilet bulmak mümkün. Bilet satışı yapan 2 firma vardı, biz Actv’yi tercih ettik.

San Marco Meydanı, Dükler Sarayı, Burano adası, cam işçiliği ile ünlü Murano adası mutlaka uğranması gereken yerlerden.. Pizzalar, makarnalar, tiramisular, dondurmalar, kahveler ve ev yapımı şaraplar konusunda bir yorum yapmıyorum, İtalya bu ünü kesinlikle hakediyor. 

Şehir güzel, karnaval renkli daha ne olsun…